Tebliğler
Türk İslâm Edebiyatının Tanımı ve Mahiyetine Dair Bazı Mülahazalar

Bu tebliğ, "Türk-İslâm Edebiyatı kavramıyla hangi edebî alanı ifade etmekteyiz?" sorusu etrafında teşekkül etmektedir. Bu soru, tebliğ özetini takdim ettiğimiz dönemde, etraflıca tartışılmış değildi; genel bazı tanımlar yapılmakla iktifa edilmişti. Oysa bir alanın tanımlanması, mahiyetini, kapsamını ve imkânlarını ortaya koymak bakımından önemliydi. Bu niyetle tebliğ teklifi yapılmıştı; ancak tebliğ metninden evvel, konuyu geçtiğimiz yıl AÖF için yayımlanan "Türk-İslâm Edebiyatı (Eskişehir, 2010)"nın birinci ünitesinde ve yine aynı yıl içinde yayımlanan "Türk-İslâm Edebiyatı Giriş (Bursa, 2010)" kitabının birinci bölümünde ele almak durumunda kaldık. Diğer bir ifadeyle bir tebliğ metni yazmak için sorulan soru, iki ayrı kitabın ilk bölümlerinde ele alınan konuyu tasrih etmiştir. Dolayısıyla burada her iki kitaba işaret etmek durumundayız. 

Peki, soru cevap bulmuş mudur? Evet, ders kitabının dil ve üslûp imkânları çerçevesinde bir cevap bulmuştur. Ancak meseleyi yine de burada dile getiriyoruz; zira hiçbir zaman son sözü söyleme iddiasında değiliz. Konuya yeni cevaplar aramak, tartışmak, yeni bakış açıları geliştirmek ve böylece tam bir tanıma ulaşmak lâzımdır. En azından bir mesele olarak konuyu yeniden sunmak icap ediyor. Gerçekten de bu tanım önemlidir; zira tanım yapılmayınca, alanın nereden başlayıp nerede bittiği bihakkın tebarüz etmeyecektir. Bu bakımdan soruyu yeniden sormalı ve şunu da ilave etmeliyiz: Türk-İslâm Edebiyatı hangi yönü yahut yönleriyle diğer edebî alanlardan ayrılır? Bir usul yahut kaynak farkı var mıdır? Eğer fark yoksa neden böyle bir isimlendirmeye gidilmiştir?

Bu meyanda soruları artırmak mümkündür; bu kadarıyla iktifa edelim. Her şeyden önce şunu belirtmek isterim, edebiyatı tasnif etmek, klâsik, halk ve yeni edebiyat gibi isimlerle alanlar teşekkül ettirmek, edebiyat biliminin konularından biridir. Edebî eserin dil, şekil ve konularına dayalı tasnif çalışmaları, edebiyat bilimi açısından önemli bir çabadır; fakat bu çaba yenidir. Modern bilim anlayışı, tasnif edici ve ilmî disiplinleri çoğaltıcı yönüyle temayüz eder. Edebiyat bilimi de önce ayrıştırır, tasnif eder; daha sonra da tasnif ettiği alanın diğer alanlarla olan ortaklıklarına dikkat çeker. Bu yüzden klâsik, halk ve yeni Türk edebiyatı gibi alanlar ortaya çıkar, sonra da bu alanların müştereklerini ortaya koyma çabasına gidilir. Şunu demek istiyorum: Edebiyatı tasnif etmek ve tasnif edilen edebiyatı isimlendirmek yeni bir sorundur. Dolayısıyla Türk-İslâm Edebiyatı kavramı da yenidir ve yukarıda sıralanan sorulara verilen her cevap da yeni olacaktır.

Geleneksel ilim tasnifinde edebiyat bir bütün olarak ele alınır. Daha doğrusu, Taşköprüzâde'nin tasnifi esas alınırsa, ilk aşamada ilmu edevâti'l-hattan başlamak üzere hemen her aşamada, edebiyata ilişkin ilimlerin olduğu görülür. İlm-i bedî, ilm-i ma'ânî, ilm-i arûz, ilm-i kavâfî, ilmü karzi'ş-şi'r, ilmu mebâdi'ş-şi'r ve ilmu inşâ gibi ilimler, edebî eserin künhüne vâkıf olmayı temel konu edinen ilimlerdir. Mamafih geleneksel ilim anlayışında, edebî eseri tasnif ederek şubelere ayırmak yerine, edebî eseri ortaya çıkarma usul ve teknikleriyle var olan edebî eserin mahiyetini anlama çabası esastır. Modern anlayışta ise, önce edebî eseri bir alana koymak, daha sonra da eseri o alan içerisinde anlama ve anlamlandırma temayülü hâkimdir.

İlk bakışta, modern anlayışla edebî eserlerin tasnif edilmesi işimizi kolaylaştırıyor gibi… Ancak bu her ne kadar bir kolaylık gibi görülse de, esası itibariyle şu iki problemi de gündemde tutuyor. İsimlendirme meselesi ve alan körlüğü.

İsimlendirme meselesi derken, yıllardır tartışılagelen, ümmet çağı edebiyatı, klâsik edebiyat, eski edebiyat, Enderun edebiyatı, saray edebiyatı, halk edebiyatı, halk şiiri, âşık edebiyatı, âşık şiiri, tasavvuf edebiyatı, tekke edebiyatı, tasavvufî halk edebiyatı, dinî-tasavvufî Türk edebiyatı, Meşrutiyet edebiyatı, Tanzimat edebiyatı, yeni Türk edebiyatı gibi isimlerin yanında, İslâmî Türk edebiyatı ve Türk-İslâm edebiyatı kavramları da tartışmalıdır. 

Burada şu soruları sormak lâzım: Bu isimlendirmeler neye göre yapılmaktadır? Bu isimlendirmeyi ve dolayısıyla tasnifi kimler, neye göre yapmıştır? Bunda sadece tarihî sosyal şartlar, dil ve şekil özellikleri mi belirleyici olmuştur yoksa ideolojik kaygılar ve anlayışlar da belirleyici olmuş mudur? Bu sorular farklı zemin ve zamanlarda sorulmuş, cevaplar aranmıştır; dolayısıyla burada probleme sadece işaret etmekle yetiniyoruz.

İsimlendirmek, yeni bir alanı mücerret hâlden müşahhas hâle, yani bir alana ve dolayısıyla bir akademik kürsüye dönüştürmek demektir. Yeni bir alan, mahiyeti, kapsamı, sınırları, kaynakları ve yöntemiyle başlı başına akademik bir zemine sahip olmak demektir. Bu tasnif, eski edebiyatçı, halk edebiyatçı, yeni edebiyatçı ve Türk-İslâm edebiyatçısı gibi isimlerle anılan edebiyat bilimcilerini akademik alana dâhil etmiştir. Böylece bir milletin edebiyatını bir bütün olarak ele alıp üzerinde yoğunlaşacak ilim adamlarının yerine, kendi alanında uzmanlaşan akademisyenler yetişmiştir. Bunlar kendi alanlarının problemleri arasında kaybolup diğer alanlara karşı körleşmişlerdir. Alan körlüğünden kastedilen de budur. Hatta bir ilerisini söylemek gerekirse, alan körlüğünün şu şekilde ortaya çıktığını da söyleyebiliriz: Kendi alanının kaynakları ve imkânları içerisinde kaybolan bazı akademisyenler/edebiyat bilimciler, herhangi bir endişeye mahal vermeyecek şekilde diğer alanları önemsiz olarak nitelendirmişlerdir. Nitekim yazılı olarak ifade etmeseler de özel sohbetlerde, bazı eski edebiyatçılar, halk edebiyatını bilimden saymayabiliyor. Keza yeni edebiyatçılar, alfabe değişimi yaşanmasaydı eski edebiyatçıların işsiz kalacaklarını söyleyebiliyor. Hatta bunların çoğu, Türk-İslâm edebiyatçılarını, edebiyatçı bile saymama konusunda hemfikir olabiliyorlar.

Ayrıştırıcı ilim anlayışına karşın, Türk-İslâm edebiyatı kavramında bir birleştiricilik vardır. İlahiyat fakültelerinde, İslâm Tarihi ve Sanatları Bölümü bünyesinde bir anabilim dalının adı olan Türk-İslâm edebiyatı, en genel anlamıyla, Müslüman Türk edibinin ortaya koyduğu eserleri inceleyen bir bilim dalıdır. Bu kavramı, bu genel anlamıyla ilk defa Fuat Köprülü, İslâmî Türk Edebiyatı şeklinde kullanmış; Türk Edebiyatı Tarihi'nde başlı başına bir bölümde konuyu ele almıştır. Daha sonra onun öğrencilerinden F. Abdullah Tansel, ilk cildini 1967'de yayımladığı Türkçe Dinî Metinler kitabının başlığında Türk-İslâm Edebiyatı tabirini de kullanmıştır. Tansel'in iki ciltlik bu kitabı dinî metinlerle sınırlıymış gibi sanılsa da, esasen edebî mirasımızın muhtasar bir antolojisi olarak da dikkat çeker. Orada ilâhîler, nutuklar ve menkıbelerin yanında tarih manzumeleri ve metinleri de vardır. Şurası açık: Kavramı ilk kullananlar, İslâmlaşma sonrası edebî hayatımızın bütününü kastetmektedirler.

Zaten genel olarak edebiyat tarihçileri, Türk edebiyatını üç aşamada ele alırlar. Bunlar: İslâm Öncesi Türk Edebiyatı, İslâm Kültürü Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı ve Batı Kültürü Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı'dır.

Türk-İslâm Edebiyatı tabiri, İslâm kültürü etkisinde gelişen edebiyatı ifade etmek için kullanılmıştır. İslâm, Türk toplumlarının medenî hayatında etkili olmuş, sosyal ve kültürel alanda büyük değişmeler yapmış, dili ve edebiyatı geliştirmiştir. İslâm'ın kültür hayatımıza etkileri başlı başına bir çalışma konusudur; burada sadece şunu söylemek isterim: İslâm, mitolojimizden, destanımızdan başlayarak bizi yeniden inşa etti. Bu konuda Ali Şeriati'nin Şehnâme'den yola çıkarak yaptığı tespitleri, Oğuznâmeler'den hareketle biz de yapabiliriz. Şeriati, İslâm ile birlikte Şehnâme'deki Rüstem-i Zâl'in hamasetinin yerini Rüstem-i Ferahzâd'ın trajedisinin aldığını; artık Beyaz Dev ve Simurg olayının değil, halife ve Hindistan papağanının konuşulduğunu söyleyerek İslâm'ın her şeyi değiştirdiğini ifade eder ve şu tespiti yapar: "İslâm bir milleti götürüp, yeni bir milleti getiren tek olaydır."1 Aynı cümleyi bizim için de kullanmamız mümkündür. Türk-İslâm Edebiyatı, her şeyden önce bu yeni edebiyatın adıdır. Diğer bir ifadeyle bu terim, hem Türk hem de Müslüman olan şair ve yazarın ortaya koyduğu edebî etkinlikleri ifade eder. Buradaki Türk, bir kültür coğrafyasını işaret etmektedir. Bu kültür coğrafyasında Türkçeden başka, Arapça ve Farsçayı da içeren zengin bir dil varlığı bulunmaktadır. Dolayısıyla herhangi bir edebî eserin Türk-İslâm Edebiyatı içerisinde değerlendirilmesi için, bu esere hayat veren sanatkârın etnik olarak Türk olması zorunlu değildir. Temel belirleyici husus, edebî eserin, bu kültür coğrafyasında yazılmış olması ve Türk kültür değerleriyle uyumlu olmasıdır. Bu bakımdan "Türk-İslâm Edebiyatı, özellikle Osmanlı Devleti döneminde İranlı, Arap, Boşnak, Arnavut gibi farklı etnik kökenden gelen edebiyatçıların yazdıkları eserleri de içine alan geniş bir edebî alanı ifade eder."2 Türk-İslâm Edebiyatındaki ikinci kavram, Müslümanlık yani İslâm'dır. Buradaki Müslüman kavramı, İslâm'ın kültürel ve tarihî mirasına delâlet etmektedir. Daha doğrusu bir esere İslâmîlik vasfı kazandıran şey, sadece Kur'ân ve Sünnet kaynaklı olmak değildir; aynı zamanda o esere üslûp ve karakter kazandıran kültürel değerler, tarihî miras ve formların da olması gerekir. Bu bakımdan İslâm, bir medeniyetin adıdır. Bu medeniyet, her hususta olduğu gibi zevk ve edebiyat hususunda da farklı dilleri konuşan ve farklı edebiyatlara sahip olan Müslüman milletleri etkisine almıştır. Dolayısıyla "Türk-İslâm Edebiyatı, millî üslûp ve karakteri içinde barındırdığı gibi, ortak İslâm kültür ve medeniyetinin üslûp ve karakterine de sahiptir."3

Kavrama tarihsel çerçevede baktığımızda şunu görürüz: Karahanlılar döneminde ilk ürünlerini veren bu edebiyat, Selçuklular döneminde gelişmiş ve Osmanlı döneminde klâsikleşmiştir. Bu tarihî seyir, edebî eserin özünde herhangi bir değişikliğe sebebiyet vermez. Çünkü bu üç dönemde de sanatkâr, İslâm ilimlerinin ve düşüncesinin imkânlarından yola çıkarak eserini yazmıştır. Dünya görüşü, hayat ve varlık anlayışı, sanata yüklediği anlam, edebî eserden beklentileri gibi temel konular aynıdır. Bu aynilik, Tanzimat ile birlikte kırılmaya uğrayacaktır. Tanzimat, yeni edebî anlayışı da beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla bazı edebiyat tarihçileri, İslâm uygarlığı çerçevesinde gelişen Türk-İslâm Edebiyatı'nın yerini Tanzimat Edebiyatı'na bıraktığını ileri sürmüşlerdir.4 Fakat şu var ki, bütün bu değişimler, her ne kadar bir kısım zihnî değişimleri beraberinde getirse de millî üslûp ve karakteri bütünüyle etkisi altına alamamıştır. Nitekim Tanzimat döneminde uygulanan değişim politikaları, şiirde bir kısım biçimsel ve tematik değişikliklerin yanında, düz yazıda roman, hikâye, fıkra, tiyatro ve makale gibi yeni türleri ve formları kazandırmıştır. Batı'da gelişen maddeci görüşlere dayalı felsefe okulları, onların bilim ve sanat anlayışları, din tasavvurları ve algıları zaman içinde Türk aydınını etkisi altına almıştır. Bu etki, doğal olarak zihnî değişimi beraberinde getirmiştir. Böylece seküler (dünyevî) konuların ağırlıklı varlığını gösterdiği yeni bir sanat anlayışı gelişmeye başlamıştır.

Bu edebiyat, eskiye ait unsurların bir kısmını tasfiye eden, yaşatmak zorunda olduğu unsurları ise yaşanan sosyal ve kültürel değişmenin gerektirdiği dil, tema ve form yapısı ile kaynaştıran bir edebiyattır. Bu sebepledir ki, her ne kadar yeni türlere, dil, tema ve forma sahip olsa da içinde eski olarak nitelendirdiği kültürden izler de taşır. Dolayısıyla bu dönem de ve daha sonraki dönemler de Türk-İslâm Edebiyatı içinde ele alınıp incelenmesi mümkün olan eserlere sahiptir. Şu hâlde Türk-İslâm Edebiyatı, Karahanlılar döneminden başlayan ve devam eden bir edebiyattır. 
Necla Pekolcay, 6. Millî Türkoloji Kongresi'ne sunduğu "Yahya Kemâl'in Şair Olarak İslâmî Türk Edebiyatındaki Yeri" başlıklı bildirisinde şunları söylemektedir:

"Şiir bâzı şahsiyetler için his ve inançları en iyi şekilde anlatma vasıtasıdır. Yahyâ Kemâl de, bu gruba dâhil etmemiz gereken şahsiyetlerden biri olarak, İslâmî Türk Edebiyatı içinde belirli bir yere sahip olmuştur.

Yahyâ Kemâl'in yetiştiği devrede, İslâmî ve millî kültürün birçok sanatkârlar üzerindeki te'siri bârizdir. Fakat bu te'sir, bâzılarında sathî, bâzılarında derin izlerle kendini gösterir. Yahyâ Kemâl ikinci tür sanatkârlardandır. Yaşadığı her an ve yerde, şâirimizin milletini ve dînini hemen dâima hatırladığı, bu meyanda da eski ve yeniyi his ve ifadesiyle meczettiği görülmektedir. Aynı zamanda, onun şiirinin, hakîkat ve hayâlin karıştığı gidiş yolu içinde millî ve dinî duygu da birleşmektedir.

İslâmî konuları, bu hususta sâhib olduğu kültür sayesinde, gereğince sıralayıp işleyebilen Yahyâ Kemâl, vatanının her parçasına ve milletinin fertlerine karşı duyduğu içten sevginin ve millî kültüre vukufunun sâyesinde de, Türk milletini ve Türk vatanını lâyıkı ile tanıtabilmiş, vatan ve vatandaşı kendi öz benliğiyle kaynaştırmıştır. Milletine güvenme ve en zor anlarda bile ümit, onda dâimâ mevcuttur. Onun için, zaferlerimiz birer cihad sonucudur; aydınlık, ışık timsâlidir." (Pekolcay: 1986, 81)

Görüldüğü gibi, Türk-İslâm Edebiyatı kronolojik açıdan geniş bir alana sahiptir. Fakat bugün bizim bu tanımı daraltmamız, alanın sınırlarını yeniden çizmemiz gerekiyor. Bunu nasıl yapacağız? Dilden, şekilden, sanat telakkisinden ve âhenk unsurlarından yola çıkarak bir sınırlandırma yapmak mümkün değildir. Tarihî hâdiseleri, sosyal ve siyasî tarihi esas alarak yapmak da doğru olmaz. Peki, ne yapmalı? Görebildiğim kadarıyla edebî eserin muhtevası itibariyle bir sınırlandırma yapmak mümkündür. Daha doğrusu Türk-İslâm Edebiyatı, dinî ve tasavvufî türlerle sınırlandırılabilir. Herhangi bir edebî metin, ister klâsik şiirin estetik imkânlarından, isterse halk edebiyatının yahut yeni edebiyatın formlarından yararlanarak yazılmış olsun, eğer ele aldığı konu dinî duygu ve düşünceyi, dinî kurum ve ritüelleri, dinî tecrübe ve tasavvurları içeriyorsa, o, bu edebiyat içinde değerlendirilebilir. Keza sanki tasavvuf, dinden neşet etmemiş yahut dinin alternatifiymiş gibi düşünülerek, "dinî-tasavvufî Türk edebiyatı" şeklinde bir kavramlaştırmaya gitmenin doğru olmadığı aşikârdır. 

Netice itibariyle Türk-İslâm Edebiyatı kavramının tanımı ve mahiyetine ilişkin temel bazı konulara işaret edilmiş, alanın sınırları çizilmeye çalışılmıştır. Bu kısa değerlendirmelerden ortaya çıkan dört temel sonuç vardır:

1. Türk-İslâm Edebiyatı isimlendirmesi, diğer edebî alanların isimlendirilmesi kadar sorunlu ve tartışmalı değildir. Tartışma, bu alanın kapsamıyla alâkalıdır. Zira tabir, genel tanımıyla İslâmlaşma sonrası edebî hayatı içerir. Bu anlamda da doğru bir tabirdir. 

2. Türk-İslâm Edebiyatı'nı diğer edebî alanlardan ayırmak da gerekiyor. Bu ayrım, edebî eserin biçimsel özellikleri, estetik anlayış ve edebî eseri inceleme usulünden yola çıkarak yapılmaz. Burada tahsis eden âmil, konu ve mânâdır. Bu itibarla da biz Türk-İslâm Edebiyatı'nı, dinî ve tasavvufî konuları ele alan edebî eserler ve doğrudan doğruya dinî ve tasavvufî konularda yazılmamakla birlikte, tasavvurları, imgeleri ve motiflerinde bu kaynaklardan yararlanan eserleri içeren bir edebî alan olarak tanımlamaktayız. 

3. Türk-İslâm Edebiyatı tevhitçidir. Burada tevhitçi yönü iki açıdan tespit etmek mümkündür;
a. Bu edebiyat içerisinde, İslâm medeniyetinin üç dilinde eserler verilmiştir. Bazen aynı şair, Arapça, Farsça ve Türkçe divan tertip edebilmiştir. Keza bu birliktelik bazı türler için de söz konusudur. 
b. Bu edebî alan, klâsik edebiyatın, halk edebiyatının ve yeni edebiyatın dil, estetik ve formlarını ihtiva eder. Böylece bütün bir edebî hayatımızı camidir.

Türk-İslâm Edebiyatı, öyle sanıldığı gibi, tarihin herhangi bir döneminde inkıtaa uğramış değil, aksine devam eden ve her zaman güncel olan bir edebiyattır. Nitekim din ve tasavvuf, her zaman günceldir; dinî duygu ve düşünce, devam eden hayat içerisinde muhkem bir yere sahiptir. Bu itibarla da sanata kaynaklık etmektedir. Değişen biçimdir, mânâ yahut ruh kendini yenileyerek devam etmektedir. 

Bu tebliğ, 29-30 Nisan 2011 tarihinde İstanbul'da düzenlenen Yağmur Dergisi İslâmî Türk Edebiyatı Sempozyumu'nda sunulmuştur.

Dipnotlar
1. Şeriati, Yalnızlık Sözleri I, çev. Okan Sevinç, Ankara, 2010, s. 43.
2. Bilâl Kemikli, "Din ve Edebiyat", Türk İslâm Edebiyatı, Ed. Hasan Aksoy, Eskişehir, 2010, s. 9.
3. Bilâl Kemikli, Türk-İslâm Edebiyatı Giriş, Bursa, 2010, s. 18. 
4. A. Sırrı Levend, Ümmet Çağı Türk Edebiyatı, Ankara, 1962, s. 3.


Prof.Dr. Bilal KEMİKLİ

bu tebliğ Yağmur Dergisi'nde yayımlanmıştır.

Bu yazı "2230" defa görüntülenmiştir.
"Tebliğler" bölümdeki diğer yazılar :
Yorum yazabilirsiniz :
Yorumlar ( 2 ) :
recep şükrü güngör 17.04.2012 14:10 civarında dedi ki :
merhaba hocam, istifadeli bir makale olmuş. elinize gönlünüze sağlık. bu konuyla ilgili genel kapsamlı yeni makalelerinizi okumak isteriz. kitabınızdan da çok yararlanıyorum. Diyarbakır'dan selam olsun.
Rabia Doğru 11.04.2012 16:49 civarında dedi ki :
Mehmet Şamil hocam, bir ricam olacak sizden. Yazı şeklinden mi yoksa aralıkların az olmasından mı bilmem, okumak çok güç oldu bu tebliği. Satırlar arasındaki boşluğu biraz arttırırsak, gözleri yormayabilir belki. Fikrimce, bundan önce eklenen tebliğlerdeki şekil daha uygun ve şık görünüyor. Güncellemeler için teşekkür ediyoruz. Hürmetler... İyi çalışmalar.

Editör: Yazı metnindeki karakter sıkıntısı giderilmiştir. Teşekkürle...